sensiz geçirdiğim bir gece

Sensiz geçirdiğim bir gece. İçmememi istemiştin sen yokken. İçtim. Bir şişe şarabı devirdim. Geceler uzun demiştim sana. Sandım ki eğer içersem bir anlığına olsa da aklımdan çıkarsın. Düşünmeyi bırakırım. Rahatlarım azıcık sandım. Hiç de sandığım gibi olmadı. Her an aklımdan çıkmamaya devam ettin. Daha da kötü oldu herşey. Gecenin o uzun saatleri boyunca ne yaptığını düşündüm bensiz. Onunla. Kendimi durduramadım ve izin verdim düşüncelerimin beni boğmasına. Bastıramadım bir anlığına bile. Hep düşündüm; nerdesin, nasıl uyuyorsun, yine horluyor musun, beraber oturuyor musunuz, içiyor musunuz, yıldızları mı izliyorsun, orada hava nasıl acaba, sen nasılsın, aklına geliyor muyum. Bunları hep düşündüm. Düşündükçe canım yandı ve önümde beni bekleyen onlarca geceyi daha nasıl geçireceğimi bilemedim. Hepsi kara delikler gibi gözüktü. Sürekli düşündüm. Aldığım her yudumda daha çok düşündüm. Daha karanlık düşündüm. Daha gri düşündüm. Tenini düşündüm, suratını düşündüm, sesini düşündüm. Düşündükçe canım yandı. Önümde çok uzun geceler var sevgilim. Nasıl geçireceğimi bilmiyorum. Bir uğraş bulurum belki kendime. Belki biraz daha içerim. Kızarsın bana. Belki hiç içmem o yüzden. Beklerim geçmesini. Hep yaptığım gibi. 

d.k. 25.07.2014

bensiz geçirdiğin bir gece

Bensiz geçirdiğin bir gece. Bir başkasıyla. Uzaklara giden yollarda. Sokak lambalarının ışığı altın bir nehir gibi akıp gidiyor, gözlerindeki ışıltı; giden olmanın, özgür olmanın ışıltısı. Görebiliyorum seni başın otobüs camına yaslı, uykudasın. Görebiliyorum seni benzinci kenarlarında, sigara mmolasında.

Aklından geçiyor muyum?

Sen benim aklımdan geçiyorsun. Her dakika hem de. Yazın başında birlikte yaptığımız gece yolculuğunu hatırlıyorum. Başım kucağındayken yüzümü belki bininci defa tanımıştın parmaklarınla. Sonra kendine çekip öpmüştün beni ama sadece dudaklarıma değil içinde bulunduğumuz ana sahip olmak ister gibi öpmüştün. Otobüsün kuytu arka koltuğunda defalarca öpmüştün beni, dokunmuştun bana yine ve yine.

Kaynağı uzak ışıklar yüzüne yansırken bir anlığına karanlıkta, izlemiştim seni. Öylece gitmiştik.

Aklına geliyor muyum?

Şimdi nerdesin? Hangi şehrin hangi sokağında?

Bavuluna sığabilseydim keşke. Çabuk dön bana. Geceler uzun.

d.k. 24.07.2014

Güvenmeyi öğrenmek

Gideceğin günün kaçınılmaz varlığı

Başın omzumda uyuklarken 

Parmaklarım saçlarının dalgalarında

Daha ne kadar mutlu olabilirim

Bir Kuşu Sevmek 1

Sen bir kuşsun. Uçmasını istemiyorsan, uçmasını kontrol etmeye uğraşacaksan, kanatlarını çırpışı seni korkutacaksa, ufka doğru uzaklaşmasının düşüncesi bile dünyaları başına yıkıyorsa eğer, bir kuşu sevmeyeceksin. Seveceksen, olduğu gibi, olması gerektiği gibi seveceksin.

Ben seni nasıl, hangi kafeste tutabilirim ki? Kafesteki bir kuşu seveceksen, bir kuşu sevmemelisin. Aniden kanatlarını açıp uzaklaşabileceğini bilmelisin, ne kadar canını yaksa da buna engel olmayacaksın, olamayacaksın. 

Gökyüzünde yaşayan, kanatlı bir varlığı sevmenin, onun tarafından sevilmenin mutluluğuyla tatmin olabileceksen ancak bir kuşu seveceksin.

Böyle gençlik aşkları biter denir hep. Ben de derim, herhalde sen de dersin. Muhakkak biter. Muhakkak. Korkusuzca , bitmeyecek gibi sevmeyi öğrenene bundan beter ne ceza var? Anlar avuçlarımdan kum gibi akıp giderken ben sensiz olacağım zamanın varlığına gözlerimi yumuyorum. İnandığım onca şeyin içinden, bizim sonumuza inanmıyorum. Belki yalancıktan sonlarımız vardır- belki olacaktır, bir tane, iki tane, belki üç… Ama gerçek bir sonumuz olamaz. Olmaz. ‘Gerçek’, ne kadar ilginç bir kelime… Dudakarımdan çıkarken bile bir garip, bir soğuk. Gerçekler, benim gerçeklerim değil. Ya da öyleler. Ama ben gerçeğin karşısında boyun eğmekten korkan bir zavallıyım öyleyse.

Nereye gidersin, eğer gidersen? Bana tam da bugün dediğin gibi mi? O kocaman kırmızı yolculuk çantanla, ‘kalacak bir yer bulurum’, ‘ordan oraya giderim’ dediğin gibi mi?

Ruhunun acımasız bir özgürlük açlığı var, bir kaçış ve keşfetme açlığı. Acımasız bir açlık. Bana, ve belki de bir tek bana acımasız. Beni de alır mıydın yanına? Götürür müydün nereye gidiyorsan oraya? Gözlerin beni arar mı yanında değilsem? Benimle paylaşır mısın yollarını?

Şimdi durduruversem zamanı, bu akşam üzeri, bu odada. Tozlar havada asılı kalsa, bedenin bedenime yapışık, nefesimin gölgesi dudaklarında, nefesinin yankısı ciğerlerimde. Kalsak işte öylece ve dönüp seni defalarca öpebilsem. Özür dileyebilsem tüm yanlışlarım için. Sev beni, hep sev diye bağırabilsem. Ve sen beni duysan, ve sen beni sevsen. Hep, hep, hep sevsen.

Güzelleme- Cemal Süreya

Bak bunlar ellerin senin bunlar ayakların 
Bunlar o kadar güzel ki artık o kadar olur 
Bunlar da saçların işte akşamdan çözülü 
Bak bu sensin çocuğum enine boyuna 
Bu da yatak olduğuna göre altımızdaki 
Bak bende yalan yok vallahi billahi 
Sen o kadar güzelsin ki artık o kadar olur 

İşe bak sen gözlerin de burda 
Gözlerinin ucu da burda yaşamaya alışık 
İyi ki burda yoksa ben ne yapardım 
Bak çocuğum kolların işte çıplak işte 
Bak gizlisi saklısı kalmadı günümüzün 
Gözlerin sabahın sekizinde bana açık 
Ne günah işlediysek yarı yarıya 

Sen asıl bunlara bak bunlar dudakların 
Bunların konuşması olur öpülmesi olur 
Seni usulca öpmüştüm ilk öptüğümde 
Vapurdaydık vapur kıyıya gidiyordu 
Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu 
Uzanmış seni usulca öpmüştüm 
Hemen yanımızdan balıklar gidiyordu.

Birden anlıyorum bunca zamandır neden yazamadığımı. Aniden anlıyorum kelimelerin bunca zamandır ve hala,  neden düşmanım olduğunu, sustuğunu, kalemimin kuruduğunu, kağıdımın ıslandığını. Anladım birden.

Seni yazmaya çalışıyorum uzunca bir süredir de, o yüzden. Seni anlatmaya çalışıyorum, seni bir şiirim yapmak istiyorum. Başarısız oluyorum, yapamıyorum, doğru gelmiyor mısralar, istediğimi anlatamıyorum. Bana dokunuşundaki anlayamadığım gücü yazmaya çalışıyorum. Tenini hissetmenin, koklamanın nasıl olduğunu kelimelere sığdırmaya çalışıyorum var gücümle. Senin sigaranın dumanında hapsolmanın, İstanbul’un sokaklarında, aşık olduğum bu şehri tekrar keşfederken seninle, ilk defa adım atmışım gibi bu kaldırımlara; aramızdaki sessizliği bulmaya çalışıyorum kağıdımın beyazında. En basitini anlatmaya çalışıyorum,  kokunu sadece, nefesini sadece, sıcaklığını sadece, uyurken kirpiklerinin hareketini sadece.

Sana söyleyemediklerimi yazmaya çalışıyorum. Senin bulamadığım gizli hazinelerini  kalemin ucunda arıyorum, açamadığım kapıların var, anahtarlarını arıyorum her harfte ve yazdığım, yazamadığım her cümlede.

Ben seni anlatmaya çalışıyorum. Bu yüzden yazamıyorum. Nasıl anlatayım bunları? Seni, seni nasıl anlatabilirim? Nasıl kelimelerle donatabilirim kağıdımı ki senin gözlerini görebileyim bu harflerin tablosunda? Seni nasıl saklayabilirim sayfalarımın arasında sanki tenimde, kemiklerimde, damarlarımda saklamak yetmezmiş gibi?

Yetmez ki.

İçimdekini anlatmaya çalışıyorum ama belki de anlamamışım bile kendim.

Sen kimsin?

Sen nereden geldin?

Bir yabancı, sessiz sedasız gelmiş.

Bir defasında bir rüyamda görmüştüm sanki seni, siyah saçlı, uzun bir yabancı, yabancıların en sevgilisi ama. Daha hiç tanımadan. Hiç adını duymadan.

Binlerce defa anlatmaya çalıştım seni kendime ve sonra yüzyılların aşık şairlerine, görsünler ve utansınlar yazdıklarından diye.

Sen, hırsız -hırsızların en sevgilisi ama- geldin ve tüm kelimelerimi çaldın.

Parmaklarımın ucundan, yazılmamış her şeyimi öpücük öpücük çaldın ve şimdi karşımdasın. Benim kelimelerimle ışıldıyor gözlerin, teninde bütün şiirlerim, bütün masallarım avuçlarında. İçimin mürekkebi, senin damarlarında.

Defne Kartal

The Boy

The new boy,

The boy with the earring and the band-aid on his brow,

The boy who walks alone down the hall,

The boy who dates ‘her’

The boy I hear of

The boy, who’s simply a stranger

The boy who’s sleeping right beside me in the dark, now. He doesn’t know I’m watching. He might find it a bit creepy in fact, if he opens his eyes right now. The boy with the long lashes, and the beard that makes my lips itchy. How much I want to hold him, maybe because of how far away he seems when he is so fast asleep. The boy with so many unknowns about him. The boy I get to kiss, the boy with the softest lips and the curious tongue. The boy with the slim arms and beautiful hands. He turns away from me at night. He doesn’t hold me in his arms so close, at night. But our feets touch, and our legs intertwine and maybe, at some point , way past midnight, I rest my head on his chest. The boy I’m so afraid to lose that even when he’s simply dreaming, in a land of dreams and no mornings, I miss him, terrified.

The boy who I make love to in a public bathroom, downstairs, after one too many drinks. The boy I slap on the cheek, more than I should. The boy who takes me home. The boy who makes me furious, and confused. The boy who I blame a bit too much. The boy who fails me, the boy who I fail. He bears me. He wants to get used to my madness no matter how torturous it gets fort he both of us. The boy with the past that drives me crazy with jealousy. The boy who dances with me in the kitchen when our heads are a bit cloudy. The boy who draws, and sings a bit too loud, the boy who knows a lot. The boy with the raven tattoo. The boy who holds me in the cold, and tells me I’m beautiful. The boy who slaps me on the heart, more than he should, with his words made of brutal honesty. The boy who makes me cry oceans and laugh blue skies.The boy I fail to understand, most of the time.

I have fallen irrevocably in love with the boy, who was once, simply a stranger.

08.02.2014